Bazı günler kopar giderim ben ve işte o zaman sevişir gibi yazılar yazmak isterim. Bırakırım parmaklarımı klavyenin üzerine ve seyrederim sonra olup biteni… Parmaklarım koşar, ben koşarım; kalırım nefes nefese…
Parmaklarına boya alarak resim yapan ressamlar… Parmaklarıyla bir tablo ortaya koyanlar, can verenler… Ne düşünürler acaba parmaklarının ucunda bir kadının bedeni belirirken? Tahrik olurlar mı bir meme başını ortaya koyarken? Dudaklarda mı, göğüslerde mi, yoksa kadının bacaklarının arasındayken mi etkilenirler en çok? Parmaklarıyla sürerken oralara boyaları, hissederler mi o sıcaklığı, ıslaklığı? Hiçbir şey hissetmezler mi yoksa? Ama olur mu, heyecan olmadan nasıl can verebilir ki renklere? Heyecan olmadan ne konabilir ki ortaya, ruhsuz? Aynı tahrik kadının bakışlarına yansır mı peki? Kadının bakışlarına yansıyan tahrik, kadına mı aittir, yoksa ressama mı? Da Vinci’nin aslında Mona Lisa’yı kendi sureti olarak yaptığını söyleyen sanat eleştirmenleri ne der buna?
İşte kimi zaman bir ressamın parmaklarıyla dokunmak isterim ben de sözcüklere. Renk renk… Bazen kiraz kırmızısı, bazen de yakamoz ışıltısında.
Bazen de sevişirim yazıyormuş gibi… Parmaklarım dolanır tablo bedenlerde, kuytu yerlerde. Parmaklarım gezinir ve sözcükler dökülür minik ahlara karışarak.
-Aslında evet, şimdi daha anlıyorum; bu yüzden kolayca sevişemiyorum, üzerinde yazılar yazacağım bedenler olmadığı, bulunması zor olduğu için.-
Ressamları da hep bu yüzden kıskandım zaten; kimi zaman daha da ileri gidip doğrudan bedenleri kullanmışlarıdır tuval olarak. Aman tanrım, sahi nasıl olurdu bir beden üzerine denemeler yazıp da bir sergi salonunda sergilemek? Meselâ bu yazıyı bronz bir beden üzerine yazmak… Ah, bir gün mutlaka bunu yapmalıyım!
Bazen kopar giderim işte böyle! Ama nasıl kopulmaz ki, Alanya gibi bir yerdeyseniz eğer, sıcaklık kırk derecenin üzerindeyse üstelik ve renk renk her milletten tuvallerle doluyken etrafınız… Çekip bir tuval hemen yazıya başlamak istersiniz.
